Yaratıcı bünyeler için günlük besin kaynağı

Müzik Uygulamalarında İnsan ve Makineler: Biraz Duygusal, Biraz Rasyonel

Müzik Uygulamalarında İnsan ve Makineler: Biraz Duygusal, Biraz Rasyonel

 
“Machines don’t cry.” / "Makinalar ağlamaz." —Heather Browne
FuelFriends
 
SXSW biteli iki ay oluyor ama oradan tartışılan fikir ve uygulamaların yankıları sürüyor. SXSW’in bence en güzel yanı müzik ve interaktif kısımlarının birleştiği noktalar. Her sene müziğin geleceği ve daha da önemli ona nasıl erişildiği hem tüketici, hem sanatçı, hem plak şirketi hem de uygulamacılar tarafından tartışılıyor.
 
Kaydedilmiş müzik ile dinleyici olarak aramızdaki bağın çağdaş dünyada artık çeşitli evreleri var: keşif, edinme, dinleme ve paylaşma olarak genelleyebiliriz. Bu evrelerin de her noktasında çeşitli fırsatlardan yararlanan platformlar ve arayüzler barınıyor.  Bazısı “oh be sonunda” dedirtecek türden gerçekten işlevsel uygulamalar, bazısı tamamen eğlenceliki bazıları da yakınlık kurmaya çalıştığı belli ama marka kimliğiyle pek alakası olmayan markalı uygulamalar olarak karşımıza çıkıyor. SXSW dünyasında bu karmaşanın odak noktası bu dinamiklerin uygulama tarafinda nasıl işlendiği ve her yeni teknoloji – insane tanışmasının erken aşamalarında olduğu gibi ister istemez utopik “insana karsi robot” tartışmaları doğuyor. Hala neler yapılabileceğini keşfetme aşaması sürüyor, yolun çoook başındayız…
 
Paneller arasında sorulan temel soruların başında ‘bir arama motoru insan kadar akilli olabilir mi?’ geliyor. Müziğin mantıkdışı duygusal dünyasında, Amazon.com ‘bunu satin alan bunu da aldi’ önerilerinde epey geride kalırken, ‘bunu dinleyen bunu da dinledi’ gibi algoritmalar bile sıkıcı ve alakasız kalabiliyor (LastFm haricinde). Öte yandan Mining Music Data isimli konuşmada Echonest’ten Paul Lamere’nin müzik dinleyici verisiyle yaptığı oyunlar herkesin ağzını açık bırakırken, bir insanın iyi işlenmiş bir veritabanı kadar derinden bağlantıları göremediğini kanıtladı. Fakat arama motorlarinin takildigi cok basit noktalar da var – mesela bir grubun grup oldugunu algilama, makinanin yine de insan tarafindan kodlanmaya ve müzik türlerinin doğru etiketlendirilmeye ihtiyacı var.
 

Spotify içindeki uygulamalarda Boil the Frog uygulaması – iki sanatçı arasındaki ‘yolu’ playlist olarak kurguluyor. Burada örnek olarak Kenny G'den Nile'a giden yol ortak çalışma yapmış sanatçılardan oluşuyor.


 
Kendi verilerini merak edenler için de Last.fm’in Playground bölümünde bazı uygulamalar bedava, bazıları ‘VIP’ erişiminde (günde hangi saatlerde ne tür müzik dinliyorsunuz, belli bir sene içerisinde dinlediğiniz müzik nasıl değişmiş, dünya çapındaki cinsiyet, yaş, lokasyon verilerine göre siz nerede konumlandırılyorsunuz ve benzerleri saatlerinizi harcamaya yeterli)
 

Peki müzik keşfi yolculuğunda artık iyi uygulama geliştirmek için kriter nedir? Burada uygulamacı olarak herkesin kayda aldığı altın kural, Amber Case’in konuşmasında da öğrendiğimiz gibi, yeni icat diye birşey beklemenin anlamsız olduğu kavramak ve ‘birşeyin gibisisini daha iyisi ya da daha …. olanı’ modelinin makbul olduğunu kabul etmek. Özellikle kişiselleştirme konusunda daha gidilecek çok yol var.

Newmusictipsheet.com kurucusu Scott Perry  tarafından modere edilen Music Discovery: Man vs Machine panelindekilere göre* öncelikle hedef kitlenin ‘sosyal örgü’sünü çıkarmak gerekiyor. Makinanin insanin otesine gectigi iyi örnekler olarak aşağıdakiler tartışıldı:
*We Are Hunted kurucusu Richard Slatter / Yapacağı yeni önerilerin daha önce keşfedilmemiş olduğunu vaad ediyor, dünya çapında internette yeni ortaya çıkan müzik verilerini hem genel liste hem de varolan kişisel zevklere göre (Facebook profili, Spotify, vb.) playlist öneriyor. Yeni, az duyulduk ama iyi olacağı belli birşeyi ‘avlayanların’ adresi olarak kendini konumluyor.
*Fuel/Friends blogunun sahibi Hearher Browne / Diğer katılımcıların aksine hobi olarak sevdiği parçaları arkadaşlarıyla paylaşmak için yazdığı blogu mevcut.
*KCRW radio istasyonunun yeni medya direktörü Anil Dewan / KCRW yillardir Amerika’nin en büyük alternatif ve rock müzik istasyonu, şimdiyse içeriğini ve kitlesini sosyal medya ve uygulamalar yoluyla geliştirmeye, FM yayını yapmaya da devam ediyor.
*Wahwah.fm kurucusu Philipp Eibach / wahwah’nın ayrıştırıcı noktası ‘paylaşım’, SoLoMo trendinin rüzgarıyla varolan uygulamar arasında yer edinmeye çalışıyorlar. İnsanlar tarafından yaratılan playlist’leri etrafinizdaki wahwah’cilardan dinleyebilir ya da kendiniz bir liste oluşturup yayin yapabilirsiniz.
 
 
Platform olarak henüz Turkiye’de çalışmayan şahane uygulamalar havuzundan Spotify hala çeşit, zenginlik, erişim (yasal olduğu ülkelerde) ve bu kadar olasılık arasında en temiz arayüzü sunuyor. (Not: Yakında benzer sistemde çalışan Fransa kökenli Deezer Türkiye'de hizmete açılacak, bekliyoruz). Spotify sistemi çok basit, ‘edinme’ dinamiğinde dosyanın kendisine sahip olma mantığını yokederek, ister çevrimiçi ister çevrimdışı herhangi bir parça, albüm ya da playlist’e tüm aygıtlarınızdan erişim hakkı sağlıyor. ‘Freemium’ iş modeli olan Spotify’ın şu an 3 milyon premium kullanıcısı (A.B.D.’de bu rakam 10 USD), 13 ülkede varlığı ve 10 milyon standart kullanıcısı var (reklam dinleyerek üyelikleri bedava oluyor). Gelişime açık alanı da uygulama içi uygulamalar yani “in-app apps”. Yukarıda bahsettiğim We Are Hunted’ın uygulaması da var, Domino Records gibi plak şirketlerinin de, Pitchfork gibi hayatına müzik blogu olarak başlamış başka platformların da çevrimiçi uygulamaları mevcut.

Favorilerimden bir tanesi Filtr:


 
Tarz, sanatçı adı, Facebook arkadaşı gibi etiketlerle playlist oluşturmaca
 
Makina vs insan beyni ve duyguları tartışmasında tabii ki en verimli ortam ikisinin de buluştuğu ve kullanıcın çevresel ve sosyal şartlarını da dahil edebildiği sistemler. Mesela Inception uygulamasi hala çok güzel bir örnek — durgunluk, hareket, konum gibi parametrelere göre soundtrack oluşturuyor, konum değiştirilince ‘açılan’ gizli müzikler barındırıyor. Daha fazla konum bazlı veriye dayalı, ruh haline, hava durumuna, belli bir ortamda bulunan insanlara dayalı “durumsal” uygulamaların gelişmesi (ve telif sınırlarını aşması) gerekiyor. Düşünün mesela ki tüm arkadaşlarınızın ne sevdiğini bilen bir uygulamada Filtr sisteminde olduğu gibi yanyana ‘Ali, Ahmet, Zeynep, indie rock, 70ler, yağmurlu’ yazıyorsunuz ve ezbere bilmediğiniz, herkesi memnun edebilecek cevherleri barındıran bir playlist ortaya çıkıyor, anında erişebiliyor ve paylaşabiliyorsunuz hatta siz de bu playlist’e etiket ile kendi notlarınızı ekliyorsunuz. ‘Makina’ beyni de sizin geri dönüşünüze göre akıllanıyor, başka insanlara da öneriyor.

Müzik keşfederken insani duygular, ruh halleri, konum, arama motoru ve veritabanı analizleri, takip edilen bloglar, platformlar, radyolar, diziler, filmler (geçenlerde Hypebot’ta yayınlanan bir araştırmaya göre bu kadar yeni ve mobil platforma rağmen dinleyicilerin çoğu yeni müziği TV’de izlediği dizilerden ve radyodan buluyor) hepsi bizi etkiliyor. Yani dinamikler biraz ‘serendipity’e yani şansa bağlı tesadüfi keşfe bağlı bir durum.  Bu tesadüfi şans da keşif noktasındaki hazzımızı artırıyor. Çok da kolay olsun istemiyoruz, keşfin değeri düşmesin istiyoruz. Keşif dediğimiz şey de bir yandan merak, enerji ve vakit istiyor, çoğumuz tekrar tekrar aynı şeyleri dinlemeyi de bir yandan seviyoruz, çünkü tanıdık, çünkü bilindik, çünkü anıları var.

Tüm bu gelişmelerin arasında marka nereye giriyor? Müziği sahiplenmek isteyen ve senelerdir çabalayan markaların öncelikle buradaki keşfetme ve kendi kendine bulma dinamiğini bozmamaları lazım, yani bir veritabanina sponsor olunarak ‘çözülecek’ bir konu değil. Ama bir yandan harcanan enerjiyi kısaltmalı ve markanın varlığını da anlamlı kılmaları lazım. Offline dünyada giderek değerlenen canli etkinlikleri sahiplenmek ve o içerik etrafında (öncesi ve sonrasında), kullanıcının o içerikle ilgili davranışlarını inceleyerek, belki kendi kendine erişemediği noktada kendini dahil eden markalar var, livestream yayınlar, gizli konserler, festival içi uygulamalar alanlarında güzel örnekler türedi. Kayıt edilmiş müzikte de kendilerine anlamlı köprü görevi bulmaları lazım. Spotify’in içeride geliştirilen uygulamalarda markalara kapıyı açmak için ilk anlaşmalarını AT&T, Intel, Coca-Cola ve McDonald’s ile geçen ay imzaladı.  AT&T’nin bir operatör/iletişim köprüsü olarak “Surround Sounds” uygulaması mantıklı geliyor. Konumdan faydalanıyor ve samimi bir şekilde belli bir içeriğie köprü kuruyor. Diğer markalar ne yapacak merakla bekliyoruz.

 
Mevcut iş yaşamımda canlı müzik – eğlence sektörüyle marka dünyası arasında duran ve iş gereği SXSW’e katılma şansı olmuş birisi olarak bu yazıyı okuyan müzik dinleyicilerinin nerelerden faydalandığını belirtmelerini isterim, merak ediyorum. Keşif, edinme, oynatıcı, aygıt olarak yorumlara ekleyebilirsiniz mesela…

REKLAM