Yaratıcı bünyeler için günlük besin kaynağı

Hepimiz Cyborg’uz: Görünmeyen Dünyanın Yükü

Hepimiz Cyborg’uz: Görünmeyen Dünyanın Yükü


Sleeper filminde geleceğe uyum sağlamak için robot gibi davranmak zorunda kalan Woody Allen
 
SXSW boyunca gerek interaktif bölüm, gerek müzik panelleri olsun, bizim birer cyborg olarak her gün içine düştüğümüz uygulama ve platformlarla olan ilişkimizde, bilgi akışı-ekran-kullanıcı döngüsünde  SXSW’in ortak teması “daha iyi gelecek hangi gelecek” üzerineydi. Settar’ın bu yazıda özetlediği Amber Case’in konum bazlı uygulamaların geleceği konuşması üzerine yakın gelecekteki cyborg halimize bakalım. 
 
Settar’ın da yazdığı gibi Amber Case kendini bir “Cyborg Antropolog” olarak tanımlıyor. ‘Bulunduğu ortama uyum sağlamak için biyolojik bir vücüda bağlı yapay aygıtlar kullanan varlık’ tanımına göre de hepimiz aslında birer cyborg’uz. Duygusal bağ kuracak düzeyde herhangi bir akıllı telefonla yaşayan herkesin bir nevi cyborg süper gücü olduğundan bahsetmişti. Aygıtlarımız ve içindekilerle Case’e göre ‘ortamsal bir yakınlığımız’ var (‘Ambient Intimacy’). Geri dönüşü olmayan bir su dökülme kazası sonucu, 3 ay boyunca iPhone’suz kaldığımda sürekli tedirgin hissetmiştim. Case bu kaybın tedirginliğini ve ister istemez yaşanan ‘FOMO’yu süper güçlerin kaybına benzetiyor.
 

 
Steve Mann’in EyeTap EyePhone’u (gözü ve mimikleriyle ekrana hükmediyor)
 
Süper güçler bir yana, Case’in konuşmasındaki mobil konum uygulamalarının çözmeye çalıştığı sorunun kökeni, kullandığımız teknolojinin üzerimizde yarattığı yükü ve fazlalıkları azaltmaktı. Case’in tabiriyle cebimizdeki aygıt aslında bir köy kadar insan taşıyor, e-posta kutularımızın, mesajlaşma tarihçelerimizi içinde sürekli kendi veritabanlarımızın dibini bulmaya çalışan birer paleontolog gibiyiz. Case’in misyonu bu yoğunluğun içinde bir de doğal olmayan hareketlerle uğraşmamak. Teknoloji elbette olsun ama ‘calm tech’, yani sakin bir şekilde, görümeyen dünyayı bize istediğimiz gibi sunan, istediğmizde yokolan ve panik mimarisine bir tuğla daha eklemeyecek bir şekilde varolan bir teknoloji olsun.
 
Doğal hayat akışımıza nispeten daha uyumlu olduğunu iddia eden Project Glass gibi ‘head-up’ uygulamalar Case’in bahsettiği ideal teknolojiye bir adım daha yakın olsa da Case’in ilgisini daha çok çeken konu sadece görsel ve elle temas hislerine dayalı olmayan, doğal hareketlerde yaşanan bir gerçeklik ki buna artırılmış gerçekliğin tersi, ‘diminished reality’ yani azaltılmış gerçeklik adını koyuyor. Steve Mann’in geliştirdiği sisteme dayalı olan bu kavramın özü, ortamımızın gerçekliğinden sadece istediğimiz bilgiyi, istediğimiz şekilde süzmek ve kullanmak.  Sürekli likit ekrana değil istediğimiz gerçekliği birşeye basmadan, oradan oraya kaydırmadan yaşamak. Süregelen ironik nostalji trendinde de olduğu gibi belki de özellikle analoga dokunmak.


Şu meşhur başka birşeymiş gibi duran seramik bardak türevlerinin ilki

Tasarım ve teknolojinin buluştuğu noktada skeuomorphların yani “gibi” arayüzlerinin eski formatların artık fonksiyonel olarak gereksiz kalıntıları geleceğe dokunmamıza bariyer de oluşturabiliyor. Tanıdık bir formattan bilinmeyene geçerken eklenmiş bir özellik bu tanima giriyor –  mesela iPhone e-reader’ındaki içeriğin artık aslında gerek kalmasa da çevirme hareketini yaptırması. Son bir kaç senedir ‘gibiymiş’ yapan uygulamaların içinde yüzüyoruz, analog Lomo’nun patlamasından tutun Hipstamatic, Instagram gibi uygulamalara kadar bunu görüyoruz. Hele dijitalin içine yerleştirilmiş analog gibi şeyler çok hoşumuza gidiyor. Analoğun eldeki ağırlığı, beklenen süre ve katılan emek ile değerlenen sonuçların deneyimini bu arayüzler sürdürüyor. Çok daha hızlı sonuç verebilen bir arayüz yaratılabilecekken, herşey beklediğimiz gibi gidince ve biz de şaşıramayınca sıkılıyoruz.

 
'Herşey hayranlık uyandırıcı ama kimse mutlu değil'

Öte yandan, sayfayı çevirmek için yolu uzatıp ‘çevirir gibi’ yapmak, olmayan bir filmin banyodan geçmesi için beklemek, bunların hepsi aslında biraz varolabilecek gerçekliğin önünü kesmiyor mu?
Gerçek anlamda bizi ‘daha iyi geleceğe’ götürmesi için arayüzlerin, bir şekilde bir önceki versiyonlarından neredeyse bağımsız bir şekilde evrilmesi şart görünüyor. Paradoks, bir once bilinen versiyona referans vermeden geleceğin inşa edilememesinde yatıyor. Bu sebepten dolayı hem Case’in konuşmasında, hem Everything is a Remix panelinde de üzerine basa basa söylediği gibi artık çoğu yenilik aslında icat değil, sadece belli birimlerin biraraya gelmesinde bir iyileştirme ya da farklılık olması fütüristlerin sinirini bozuyor. Yine SXSWi 2012 kapsamında konuşan fütürist ve tekillik (‘singularity’) kavramının fikir babası Ray Kurzweil, Moore prensibini kullanarak henüz yanılmadığını, gelişimde tam doğru noktada olduğumuzu, dünyada gelir dağılımının eşitlenmeye başladığını; üssel büyüme kuralına göre bilgisayar aygıtları son 30 yılda 1000’de bir küçülürken performansları aynı oranda arttığını iletmişti. Kantitatif oranlara baktığımızda kesinlikle bir gelişme var —  Afrika’da internete bağlı bir çocuk 15 sene önceski A.B.D. başkanından daha çok bilgiye erişebiliyor. Kurzweil’ın söylediği en basit fakat en önemli şey şuydu: Bilgisayarlar sizin için vakit yaratmalı, yani öldürmemeli. Case’in Geoloqi platformunda kullandığı geo-fencing (konum tabanlı mobil sanal çit/işaretleme) teknolojisi de bu prensip üzerine kurulu. Gerektiği zaman görünen, konum, zaman ve hareketlerimizle aktif hale gelen, gerek duymadığımız zaman kendimi empoze etmeyen, vaktimizi emmeyen bir bilgi akışı.
 
Tabii ki bu arada görünmezlik ihtiyacından farklı şekillerde yararlanan, hayatı kolaylaştıran hizmet, ürün ve marka türedi. SXSW’in fuar tarafında lansmanı yapılan küçük bir örnek Blendology’nin SoJo Life platformu. Festival gibi kalabalık ortamlarda kullanıcıların USB aygıtlarına bilgilerini yükletip, anlık geçişken temasla bilgi alışverini sağlayan platformun arayüzü, kullanıcı ağının verileriyle beraber markalara satılabiliyor.


 

Hem bilgi akışında en pratik şekilde ortamımızla en güncel ilişkide kalmak, hem de benliğimizi ve kendi bilgilerimizi korumak isterken ikilemin yarattığı ekstrem uçlar günümüzün gerçeği. Öze dönüş trendinin son noktası olan ‘off-grid’ yani tamamen çevrimdışı, veri izi bırakmadan ve tamamen doğal yaşama dönüş hareketini gerçekleştiremeyenler, hayalini kurmak için Cabin Porn yani kulübe pornosuna bakabiliyor. Ya da diğer uçta, mevcut bilgi çokluğunun içinde güncel bilgiyi yakalayarak kendini ayrıştıramayanlar çevrimiçi varlıklarını geçmişe yönelterek, kendi nostaljileri bile olmayan bir ‘ilk ben buldum’ içerik yarışına gidiyorlar.

Case’in anlattığı gelecek bu kararsızlıkta kaçış gerektirmeyen bir orta yolun ışığını yakıyor – istediğimizde yanımızda, istemediğimizde yanımızda olmayan, hatta belki ne zaman fişi çekip dinlenmemiz gerektiğini söyleyecek arayüz teknolojileri. Daha iyi bir gelecek için de bu kadar katmanlı, filtreli, nostaljik kalıplardan arınıp öncelikle şimdi ve burada ne istediğimizi gerçekten iyi bilmemiz lazım.
 

  • ‘Hipsterlar neden kabin pornosuna bayılıyor’ hakkında daha fazla bilgi için buraya

 

REKLAM